Her gün biraz daha sessizleşen doğa, aslında insanlığın geleceği için çalınan bir alarm zili. Biyolojik çeşitlilik kaybı, sadece türlerin yok olması değil, topraktan suya, gıdadan sağlığa tüm yaşam sistemlerimizi derinden etkileyen küresel bir kriz. Bilimsel veriler, tatlı su ekosistemlerinde %85'e varan kayıplar ve türlerin doğal yok oluş hızının 1000 katına ulaştığını gösteriyor. TEMA Vakfı, 22 Mayıs Dünya Biyolojik Çeşitlilik Günü'nde yaptığı kritik uyarıyla, bu kaybın iklim direncimizden gıda güvenliğimize kadar her şeyi tehdit ettiğini belirtiyor. "Küresel etki için yerel hareket" çağrısı, bu yıkımın durdurulması ve ortak geleceğimizin korunması adına ne kadar acil bir sorumluluk taşıdığımızı gözler önüne seriyor.

TEMA Vakfı, 22 Mayıs Dünya Biyolojik Çeşitlilik Günü’nde yaşamı ayakta tutan ekosistemlerin hızla zayıfladığına işaret ederek biyolojik çeşitlilik kaybının yalnızca doğayı değil; toprağı, su varlıklarını, gıda güvenliğini, insan sağlığını ve iklim direncini de tehdit ettiğini vurguladı. Vakıf, bu yılın teması olan “Küresel etki için yerel hareket” çağrısının yaşamın geleceği açısından kritik önem taşıdığına dikkat çekti.

Her gün kuş seslerinin azaldığı, arıların uğultusunun daha seyrek duyulduğu bir sabaha uyanıyoruz. Dereler kuruyor, toprak verimini kaybediyor... Doğadaki kayıplar bir anda gerçekleşmiyor; sessizce büyüyor. Her kayıp, doğanın dengesini bozarken insanlığın geleceğine uzanan daha büyük bir kırılmaya dönüşüyor.

Bilim insanlarının ortaya koyduğu veriler, kaybın boyutunu açıkça gösteriyor. Tatlı su ekosistemlerinde kayıp yüzde 85’e ulaştı. Omurgalı tür popülasyonlarında son 50 yılda yüzde 73 azalma yaşandı. Dünya üzerindeki yaklaşık 1 milyon tür ise yok olma riskiyle karşı karşıya.

Toprağı besleyen canlılar, suyu temizleyen ekosistemler, bitkileri çoğaltan tozlayıcı canlılar, iklimi dengeleyen ormanlar birer birer yok oluyor. İşte biyolojik çeşitlilik dediğimiz; yaşamı ayakta tutan bu ağın kendisi. İnsan da o ağın dışında değil; onun bir parçası. Ancak iklim krizi, arazi tahribatı, kirlilik, aşırı tüketim ve doğal yaşam alanlarının yok edilmesi nedeniyle dünya üzerindeki bu yaşam ağı her geçen gün daha kırılgan hale geliyor.

"Tür kaybı, doğal yok oluş hızının 1000 katına ulaştı"

TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, son yıllarda giderek derinleşen biyolojik çeşitlilik kaybının insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük krizlerden biri olduğuna dikkat çekerek şu değerlendirmede bulundu:

“Biyolojik çeşitlilik yalnızca doğadaki canlıların zenginliği değil; insan yaşamının devamlılığını sağlayan görünmez sistemin temelidir. Dünyadaki ağaç türlerinin yüzde 38’inin nesli tehdit altında. Fosil kayıtlarına dayanan bilimsel araştırmalara göre, bugün tür kayıpları doğal yok oluş hızının yaklaşık 1000 katına ulaştı. Bu veriler, yaşamı ayakta tutan doğal sistemlerin kritik bir kırılma noktasına yaklaştığını gösteriyor. Kaybettiğimiz her türle birlikte aslında geleceğimizin bir parçasını da kaybediyoruz.”

Ataç, biyolojik çeşitliliğin korunmasının iklim kriziyle mücadele açısından büyük öneme sahip olduğunu belirterek “Şunu asla unutmamalıyız; biyolojik çeşitlilik; temiz suya erişimden sağlıklı gıdaya, doğal afetlere karşı dirençten iklimin dengesine kadar yaşamın sürdürülebilirliğini doğrudan etkiliyor. Doğa yalnızca korunması gereken bir alan değil, korunması gereken bir yaşam sistemi. Ormanlar, sulak alanlar, meralar ve tüm doğal ekosistemler; canlı türleriyle birlikte insanlığın geleceğini de ayakta tutuyor. Bu nedenle doğayı korumak artık bir tercih değil, ortak sorumluluğumuz.” uyarısında bulundu.

Yerelde korunan her yaşam alanı dünyanın geleceğini etkiliyor

Türkiye, üç farklı bitki coğrafyasının kesiştiği, endemik türler açısından önemli ülkeler arasında yer alıyor. Ancak korunan alanların ülke yüzölçümüne oranı yalnızca yüzde 14 düzeyinde; bu oran yüzde 17 olan dünya ortalamasının altında kalıyor. Artan madencilik faaliyetleri, plansız yapılaşma, arazi tahribatı ve doğal alanlar üzerindeki baskılar biyolojik çeşitlilik açısından ciddi riskler oluşturuyor.

Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi kapsamında kabul edilen, Türkiye’nin de imzacı olduğu ve “biyolojik çeşitliliğin Paris Anlaşması” olarak tanımlanan Kunming-Montreal Küresel Biyolojik Çeşitlilik Çerçevesi, 2030 yılına kadar korunan alanların yüzde 30’a çıkarılmasını ve tahrip edilmiş ekosistemlerin yüzde 30’unun restore edilmesi hedefliyor.

Bu hedefler, bu yılın teması olan “Küresel etki için yerel hareket” çağrısıyla da doğrudan örtüşüyor. Yerelde korunan bir mera, yaşatılan sulak alan ya da koruma altına alınan bir tür yalnızca bulunduğu bölgeyi değil, dünyanın ortak yaşam ağını da güçlendiriyor.

“Dünyanın kendini yenileme kapasitesinden 1,5 kat fazlasını tüketiyoruz”

Deniz Ataç, doğayı korumanın yalnızca kurumların ya da devletlerin değil, toplumun tüm kesimlerinin ortak sorumluluğu olduğunu vurgulayarak “Bugünkü tüketim düzeyi, dünyanın kendini yenileyebilme kapasitesinin yaklaşık 1,5 katına ulaştı. Doğanın yalnızca tüketilecek bir kaynak ya da ham madde deposu olarak görülmesi ekosistemlerle birlikte insan yaşamını da tehdit ediyor. Bu nedenle her bireyin tüketim alışkanlıklarını gözden geçirmesi ve doğayla daha dengeli bir yaşam kurması büyük önem taşıyor. Evlerimizden başlayacak hareket, yerel düzeyde alınacak bir önleme oradan ise dünyayı etkileyecek bir güce dönüşebilir.” dedi.

Ataç, TEMA Vakfı’nın kurucularından merhum A. Nihat Gökyiğit’in ismini taşıyan Biyolojik Çeşitlilik Projesi ile toplumda biyolojik çeşitlilik farkındalığının yaygınlaştırılması başta olmak üzere ülkemizde korunan alanların artırılması ve doğal yaşam alanlarını tehdit eden uygulamalara karşı doğa koruma politikalarının güçlendirilmesi için faaliyetler gerçekleştirdiklerini söyleyerek doğanın hâlâ kendini yenileme gücüne sahip olduğunu ifade etti.

“Bir tohum hâlâ filizlenebilir, bir dere yeniden canlanabilir, bir orman yeniden nefes olabilir. Yerelde atılan her koruma adımı; bir türü, bir ekosistemi, bir su varlığını ve aslında ortak geleceğimizi koruyor. Dünya sessizleşmeden harekete geçmek hâlâ mümkün.”

Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Biyolojik çeşitlilik kaybı, TEMA Vakfı'nın 22 Mayıs Dünya Biyolojik Çeşitlilik Günü vesilesiyle yaptığı önemli uyarıyla bir kez daha gündemde. Yaşamı ayakta tutan ekosistemlerin hızla zayıflaması; toprak, su kaynakları, gıda güvenliği, insan sağlığı ve iklim direnci gibi hayati unsurları doğrudan tehdit ediyor. Bilimsel veriler, tatlı su ekosistemlerindeki %85'lik kayıp ve omurgalı tür popülasyonlarındaki %73'lük azalma gibi çarpıcı rakamlarla durumun ciddiyetini ortaya koyuyor. TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, tür kaybının doğal yok oluş hızının 1000 katına ulaştığını ve bunun insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük krizlerden biri olduğunu belirtti. İklim krizi, kirlilik, aşırı tüketim ve doğal yaşam alanlarının tahribatı bu kaybın ana nedenleri arasında yer alıyor. Türkiye gibi endemik türler açısından zengin bir ülkenin korunan alan oranının dünya ortalamasının altında kalması da endişe verici. Kunming-Montreal Küresel Biyolojik Çeşitlilik Çerçevesi, 2030'a kadar korunan alanların %30'a çıkarılması ve ekosistem restorasyonu hedefini belirlerken, "Küresel etki için yerel hareket" çağrısı çözümün anahtarını sunuyor. Her bireyin tüketim alışkanlıklarını gözden geçirmesi ve yerelde atılacak koruma adımları, dünyanın kendini yenileme kapasitesini aşan tüketim oranlarımızı dengelemek ve ortak geleceğimizi korumak adına kritik önem taşıyor. Unutmayalım ki, dünya sessizleşmeden harekete geçmek hala mümkün.